Çocuklarla Yoldayız

Yol, seyahat, yeme, içme, keyif. Ama çocukla!

Ankara’dan Vinkara’ya…

sonsuzluk gibiYol yapmayalı epey zaman oldu. Uzun süre olduğum yerde kalınca bana hafiften kurtlanma geliyor. İnsanın bazen uzun süre gidip dömeyesi gelir, bazen ise sadece birkaç saatliğine uzaklaşmak yeter. İşte bu ikinci ruh halinde olunca şirin ve yalnız beldemiz Kalecik bana çok iyi geldi.

Şimdi bu yazıyı yazarken, elinde büyük bir kırmızı şarap kadehiyle çok satan anaakım gazetenin Pazar ekinde bıdı bıdı yazan teyze gibi hissedeceğim sanki. Ayıptır söylemesi (!) alabildiğine amatör, yeni tatlar söz konusu olunca hedonizm peşinde koşan, neşeli, nesilleri bir araya getiren bir şarap tadım grubumuz var bizim. Yaklaşık ayda bir aynı üzümden farklı birkaç şişeyi açıp leziz mamalar eşliğinde görünüm, burun ve damak parametreleri üzerinden derin tartışmalara giriyor, ve ardından günümüzü keyifli bir sohbetle taçlandırıyoruz. İşte bu grubumuzun çekirdek üyeleriyle birlikte, Vinkara şaraplarının üretim müdürü Tuna ve Çiğdem’in nazik daveti üzerine arabalarımızla konvoy yaparak bir Pazar günü buzlu ve bozuk asfalttan Kalecik’in yolunu tuttuk. Benim için hem gidişi hem dönüşü ayrı bir keyifti. Arıza çıkarmayan bir EkLo, her iki istikamette de fosur fosur uyuyan bir GüGü, biri yanımda, diğeri arkadaki iki çocuk koltuğunun arasına sıkışmış iki sevdiğim arkadaşım, kahve ve atıştırmalıklar. Daha ne olsun?

bekledikçe lezizleşen şaraplar

Bir buçuk saate yakın bir seyahatten sonra vardık. Burası Vinkara’nın fabrikası. Diğer birçok şarap markasından farklı olarak üretimi de kendileri yapıyorlar. İçeri girince uçsuz bucaksız sıra sıra kızıl renkli bağlar. Sessiz, çok sessiz. Yankı yok, bir süre sonra sessizlik kulağında çınlamaya başlıyor şehir insanının.

Çocuklardan dolayı her aşamasına yüzde yüz katılım sağlayamadıysam da harika bir tadım günü oldu. Ucundan bucağından içtiklerimiz hakkında bilgilendim, toplamda 10 cümleyi geçemeyen konuşmalarla da olsa herkesle hoş sohbetler yaptım. Ama bakınca küçük çocuklu, özellikle de iki küçük çocuklu herkesin hali birbirine benziyor. Anne ya da baba küçüğü takip ediyor ya da eyliyor, diğeri iki çift laf ediyor, büyük çocuk ise etrafta takılıyor tatlım. Bizde de aynen böyle oldu. Sol baştan sayarsak İpek ve Demir, EkLo ve GüGü, Emre Alp ile Çınar gün içinde farklı çetelere bölünerek birlikte azmanın tadını çıkardılar. Sibel, Şebnem ve Çiğdem’in de zulasındaki bol bol kağıt, boya kalemi, oyuncak arabalar, küpler ve atıştırmalıklar hayat kurtarıcı oldu.

Mütevazı grubumla yeni bir macerada görüşmek üzere!

(Favorilerimi not düşmek gerekirse 2009 Yaşasın! ve adını hatırlamadığım dömisek misket.)

Not: Fıçılı foto courtesy of http://www.eldemir.net

 

Yorum bırakın »

Arabada Çocuk Eyleme Yöntemleri

minik EkLoEkLo’nun neredeyse beş yaşında, GüGü’nün ise 19 aylık olduğunu düşünürsek artık yolda işim giderek kolaylaşıyor aslında. EkLo yolda her zaman uyumlu olmuştur. Ne midesi bulanır, ne kusar, ne böğürür. Ama GüGü tam tersi bir performans sergiledi. Bir saat hiç durmadan ağladığı ve ısrarla uyumadığı yolculuklarımızın sayısı az değildir. Neyseki artık biraz daha iyiyiz. Uykusu gelince ağlamadan etmeden bir bakmışım başı yana kaykılmış ve zzzzz.

Canlarının hiç sıkılmamasını sağlayamasak da – zaten imkansız bu – bebeleri arabada arızadan uzak tutmak için aklıma gelen birkaç aktiviteden bahsedeyim.

– Yemek: Her zaman bir numaralı oyalama yöntemim olmuştur. Mola yerlerinde yedirmek yerine koşup zıplamalarını sağlıyoruz ki enerjilerini harcasınlar ve yorulsunlar. Onun yerine yemek işini arabada hallediyoruz. Hafif yemelerine çalışıyorum. Doğranmış meyve, kavanoz maması (diğer adıyla meyveli puding), yağlı balık kraker, tuzlu çubuk kraker, tost, simit, pipetle süt, vs. vs. Araba batıyor mu evet. Ama yemekle yolun ortalama iki saatini atlatabiliyoruz toplamda.

– Müzik: Buna henüz yeni başladık sayılır. Eski Queen’cilerden bendeniz çocuklarını da alıştırıp özellikle Bohemian Rhapsody müptelası yaptı (bkz. Wayne’s World dörtlü araba sahnesi). Bir de Kazım Koyuncu, ne de olsa kan çekiyor benimkileri.

– Obje verme: Kısaca böyle adlandırabildim. Yanınıza birçok obje alırsınız (araba, minik insanlar, hayvanlar, bardak, şişe kapağı, kaşık, vs.) ve bunları çocuğa verirsiniz. Elinden yere atınca başka bir obje verirsiniz. Çok bilimsel ve bilişsel.

– Sesli oyuncak: Kısa süreliğine de olsa işe yarıyor, ama genelde bu oyuncaklar epey sessiz, motor gürültüsünden çok duyulmuyor. Çalabiliyorsa düdük eğlenceli oluyor.

– Çıkartmalı kitap: Büyük çocuklar çok iyi zaman geçiriyor. Küçüklerin de eline burnuna falan yapıştırabilirsiniz.

– Sayı sayma: Ritmik bir şekilde birer birer, ikişer ikişer, üçer üçer sayı sayınca bir süre kontsantre olup dinliyorlar. 500’e, 1000’e kadar yolu var.

– Kitap okuma: Bu eylem için arka koltukta oturmak gerekiyor. Okuyanı yol tutuyorsa iğrenç bir yöntem.

– Ve tabii ki çizgifilm: EkLo’da çok işe yarar ama GüGü daha yeni izlemeye başlıyor, denemek lazım. Harici diske sevilen çizgifilmler kaydedilir ve play butonuna basılır. Bir saat falan götürür.

– Duymazlıktan gelme: Artık arka koltukta nadiren oturuyoruz. Başlarının çaresine bakıversinler bir zahmet. Ağlama krizinde zaten bir noktadan sonra hiç bir eyleme yöntemi işe yaramıyor. Bu durumda oradan uzaklaşamayacağımıza göre başımızı sağ tarafa çevirip yolu izliyoruz sadece. Elbet susacaktır. Susmazsa ilk sağa çekilir.

Yazarken daraldım hafiften, kulağıma arabada zırlama sesleri gelir gibi oldu.

Yorum bırakın »

Anne Nerde? İşe Gitti.

16 yaşımdan beri part time, full time, düzenli veya düzensiz bir şekilde çalışma hayatındayım. Her ne kadar bugünlerde yavaşlamak istesem de altı aydan uzun süren çalışmadığım bir hayat düşünemiyorum. Türkiye’de çocuklu olup çalışan ya da çalışmak isteyen kadın sayısı, bu konuda hala örnek aldığımızı umduğum batı ülkelerine göre çok düşük. Buradaki en büyük sorunlardan biri “Kadın çalışınca kurufasulyeyi kim yapacak, önüme yemeği kim koyacak, çocuğa kim bakacak, adam kafasını şööle yastığa koyup nasıl uzanacak? Türkiye’nin ataerkil toplumu buna müsaade etmez, aileler parçalanır” zihniyetindeki ilerici ve aydın insanların varlığıdır (bu repliğe birebir şahidim, fazla uzağa gitmeye gerek yok).

Sonuç olarak ben, çalışan, çalışmayı seven, iş seyahatlerine çıkan ve bunu eziyet olarak görmeyen çocuklu bir kadınım. Tüm bunları yaptığım için ailem çok şükür parçalanmanın eşiğinden dahi geçmiş değil. Evet, çocuklarda aklım kalıyor, onları merak ediyorum. Ama bu çok normal…

Bu yazının konusu kadınların çalışmasının uygun olmadığını veya buna gerek olmadığını düşünen kadın ve erkeklere hafiften kafa tutmak, ve seyahatteyken hayatımda olan biteni kısaca anlatmak.

–          Çocuklarla seyahate çıkınca ister bir hafta, ister bir ay olsun yanıma alacağım parça sayısında pek bir fark olmuyor. İki gün önceden valiz çıkarılıp ortaya koyuluyor ve kontrol listeleri eşliğinde dolduruluyor. Oysa tek başına gidince şipşak iki üç parça eşyayı minik bir çantaya tıkarak direktoman yola koyuluyorum. Bu gitmeden öncesi.

–          Gidince, uzakta olacağım süre sadece bir gün olsa dahi işte olduğum günlere nazaran evi daha fazla arama ve çocukların durumunu sorma ihtiyacı duyuyorum.

–          Yine gidince, uzun çalışma gününü ardından tüm gece deliksiz uyuma hevesiyle yatağa giriyorum ama gecenin bir vakti uyanık bir şekilde kendimi tavana bakıyor ya da telefondan internete girerken buluyorum. Artık bünye daha az uykuya alıştığı için uykuya dönmek hiç de kolay olmuyor.

–          İş seyahatinde olup insanlarla elbette iş konuşmam gerekse dahi, benim cinsten insanlarla berabersem konu ilk fırsatta çocuklara geliyor. Çocuklardan konuştukça onları daha da özlüyorum ve yalnız kalınca hemencecik bir fotoğrafına, videosuna bakıyorum.

–          Boş zamanım kalmışsa bulunduğum şehrin güzel bir meydanına, müzesine gidince hemen “buraya kesin çocukları da getirmeliyim” diyorum.

–          Seyahatin artık sonuna doğru özlem katsayısı iyice artıyor. Uçaktaysam uçuş saati bir türlü gelemiyor, her dakikalık gecikme beni iyice kıl ediyor. Kara yolculuğu ise bitmek bilmiyor.

Liste uzar da, baymayalım. Tüm artı ve eksilerine rağmen, arada sırada tek başına kalmak insana iyi geliyor. Uymadan önce elimde mümkünse keyifli bir içeceğim ve günlerdir elimi süremediğim kitabım olsun, bana yeter.

 

Yorum bırakın »

Naapan blogcuk?

Oldum olası yavru vatan-anavatan benzetmesinden hoşlanmam. Dünyada kimse kimsenin koruyucusu, korunmaya muhtaç yavrusu olmasın. Romantik, dogmatik ve antik tanımları bırakıp daha gerçekçi bir yaklaşım gerek. Birbirinden beslenmek, güç almak yerine bölünmüş, çatıştırılmış ada insanının yalnızlığı, çözümsüzlükle birleşince daha da umutsuz bir yalnızlığa dönüşüyor. Bu durumdan yıllardır feyiz alan gruplar ise ceplerini doldurmaya devam ediyor. Alan memnun, satan memnun, ama ortada kalan memnuniyetsizlerin sesi ne kadar duyuluyor, daha da önemlisi nereye ulaşabiliyor?

Yıllardır hem turistik hem politik olarak ilgi alanıma giren Kuzey Kıbrıs’a hakettiği önemi vermek lazım. Kuzey Kıbrıs herkes için ayrı bir cennet. Birçoğu için orası bir kumar cenneti, öyle tanınmış, adı çıkmış. Bizim için ise evet dünyanın en harika muhteşem tatil beldesi değil belki ama farklı. Farkı belki de Kıbrıs’tan başka bir adaya gitmememizden kaynaklanıyor (İngiltere hariç de yani orası da klasman dışı). 2006 yılındaki bebesiz ilk gidişimizde araba kiralayıp beş günde Kuzey’in neredeyse tümünü gezmeyi başarmıştık (Girne, Lefkoşa, Maraş, Karpaz, Güzelyurt). O sırada orada askerliğini yapan arkadaşımız sayesinde Barış plajının nimetlerinden yararlanıp 50 kuruşa tost yiyip 1 liraya bira içmiş, menüdeki en pahalı içkiyi tercih edip sadece 5 tl vermiştik (o da smirnoff north-Kuzeyliler için derin anlamları olan bir içkiydi o zamanlar). Güzelyurt’ta benim bir işim çıkınca internet bulmak zorunda kalmış, tam umudu kesmişken izbe bir apartman altında araba yarışı oynayan veletlerin yanında, kaplumbağa hızındaki bir bilgisayarda iş yapmaya çalışmıştım. Bir zamanların tarım deposu Güzelyurt’un kocaman ama bomboş çakıl plajını sadece bir grup yabancı askerle paylaşıp denize girmiştik. Maraş’ta tellerin ardındaki Gazze görünümlü hayalet şehre bakıp oranın bir zamanlar Kıbrıs’ın en hareketli tatil beldesi olduğu yıllarda eğlenen insanları hayal etmeye çalışmıştık. Lefkoşa’da ise sembolik olarak restore edilmiş binaların olduğu sokaklarda gezmiş, tüm memleketin geri bırakılmışlığı üzerine aklımızın erdiğince uzun uzun konuşmuştuk.

Bu yılın Haziran ayının başında bambaşka bir halde tekrar gittik. Bütün kış çok yorulmuş, iş seyahatleri nedeniyle uzun süre dördümüz bir arada olamamıştık. Annemin de kurtarıcı olarak bize katılmasıyla birlikte arkayı beşleyip kendimizi yalnız adaya attık. Gitmeden önce elbette otel ayarlama işi bana düştü. Tercihimiz kesinlikle fabrikasyon tatil köyü ya da kitlelere hitab eden büyük oteller değildi. TripAdvisor’da ilk karşımıza çıkan Almond Holiday Village‘ı tercih ettik. İlk kez bir tercihimden bu kadar memnun kaldığım sanırım. Web sitesini ziyaret ederseniz zaten ne demek istediğimi anlarsınız (hayır, otelle özel bir anlaşmam yok). Kıbrıs’ın çoraklığına inat yemyeşil ve bakımlı bir bahçe, temiz odalar, güler yüzlü çalışanlar ve işletmeciler. Çocuklular için tek dezavantajı denize sıfır değil. Zaten denize sıfır arsalar büyük tatil köylerine tahsis edilmiş-ceplerini dolduran birilerinden bahsediyorduk değil mi?

Otelde sanırım bizden başka Türkiye’den giden yoktu. Buradan gidenler genelde başka yerleri tercih edermiş. Yemekler genelde İngilizler’e hitab ediyor. Ayrıca minik kütüphanesindeki hemen her kitap buraya gelip okuduğu kitabı hediye eden İngilizler’den ibaret. Tesadüfen GüGü’nün İngiliz Kraliyet Ailesi mensupları ile çekilmiş fotoğraflarına rastladık.


Kıbrıs’ta dışarıda güzel bir yemek isterseniz önünüze 30 civarı minik tabağın geldiği full menü alıyorsunuz. Elbet bunların arasında bebenizin seveceği bir şeyler olacaktır. Ama tabii kavanoz mama her zamanki gibi kurtarıcı. Bir de Girne meydanda simit sarayı var, son çare kuru kuru simiti dayayabilirsiniz.

Biz zamanımızın çoğunu otelde geçirdik bu kez. GüGü henüz yürümüyordu o zamanlar. Bıraktığımız yerde durmaktan da pek hoşlanmadığı için hayatımızın en kolay tatili olmadı, ama su yolunu buldu, canımızı sıkan bir şey olmadı.

Girne sokakları ve genel olarak Kıbrıs çocuk dostu değil. Pusetle zorlanma ihtimali yüksek. Küçükler için sling iyi çözüm.

İlk gidişimizden bu yana epey değişmiş. Elbette daha fazla beton, daha pahalı bir hayat ve birçok “yabancı”. Pasaportunu alan (ipini koparan demek istemedim) gelmiş. Hindu, Paki, Nijeryalı, Azeri, Rus, vs. Kıbrıs onlar için bir “safe haven” olmuş. Herkese göre bir hayat var bu cennette. Hatta meşhur Dome Otel’in önünde Hintli erkeklerden oluşan aynalı gözlüklü bir Bollywood dans grubu otelin tanıtımı için film çekiyordu. Otellerin gece nöbetçilerini Afrikalılar arz ediyor. Ruslar iyi garson ve elbette yılların krupiyesi.

Çocukla tatilde yüzde yüz en muazzam konforu aramıyorsanız buyrun gidin. Cesaretiniz varsa araba kiralayın, isterseniz taksiyle gezin, ya da seyrek geçen dolmuşlarla. Hayatın yavaş aktığı, yalnızlığını hissettiren, değişik bir yer Kıbrıs.

Yorum bırakın »

İstanbullshit

Blog dediğin boşlamak değil yazılmak içindir öyle değil mi? Arada bunu kendime hatırlatmalıyım.  “The weekly writing” challenge” diye birşeyler okumuştum buralarda bir yerlerde.

İstanbul’da turist olmayı seviyorum. Hayatımın ilk 22 yılını geçirdiğim bu şehirden elbette hiç bir zaman kopmadım. Eee bir İstanbullu olarak ne işin var angaralarda diyen İstanbullu ve Ankaralılar’a cevabım çok, ama bunlardan bir tanesi gerçekten İstanbul’u uzaktan sevmeyi sevmem. Özellikle de bayramlarda, şehrin boşaldığı, trafiğin bize göre ters yönde tıkalı olduğu zamanlarda. İstanbul istikametinde giderken İzmit’ten, Gebze’den  geçerken boşalmaya çalışan şehrin trafiğini gördükçe her seferinde “tanrım, iyi ki burada değilim” diye aklımdan geçer. Elbette aileler, arkadaşlar her zaman çok özleniyor, iki çocuklu hayatta destek mekanizmalarının yokluğu epey hissediliyor, ama sürekli göçebe hayatı tercih etmeyen bizler için tası tarağı toplayıp dönmek pek de kolay gelmiyor.

Geçtiğimiz Kurban bayramında yine memleketimizdeydik. Zaten herhangi bir bayramda Ankara’da kalmak çok garip olurdu. Büyük ihtimalle kendimizi çok yalnız ve terk edilmiş hissederdik.

Bizim için en önemli artılarından biri çocukları satıp kendimize ve arkadaşlarımıza zaman ayırabilmek. Unutulmasın diye birkaç not, ayrıntılar ise başka postlara (inşallah):

1. Sabancı Müzesi’nde Monet,

2. İstanbul’un bir ucu Kilyos, çok da ucu olmayan Sarıyer,

3. Nostaljik Moda,

4. Eskinin kıro (bence yani) Bakırköy marinasının yerine gelen daha kabul edilebilir Marina Park,

5. Bostancı lunaparkı

6. “No AVM” isyanıma rağmen bir saatliğine İstinyepark,

7. GüGü’nün ilk metro ve vapur seyahati.

8. Ve tabii ki kuzenlerle kudurmaca…

Az ve de öz yazdım.

Yorum bırakın »

Sevdiğim mola yerleri #2

Bugünkü önerim bizim en sık kullandığımız istikamet olan Ankara-İstanbul yolundan. Ankara’ya ilk geldiğimde neredeyse 2 haftada bir gittiğim İstanbul’uma artık çok daha seyrek gider oldum. Yine de bütün mola yerlerini sırasıyla ezbere bilirim, hepsinde durmuşluğumuz vardır. Bahsedeceğim yer Sapanca’daki Sasa. Adının neden böyle olduğu konusunda hiçbir fikrim yok, önce Sabancı’nın Sapanca tesisi sanıyordum ama değilmiş.

Çocuklar arızaya bağladığında ya da İzmit-İstanbul trafiğine girmeden önce soluklanmak için iyi bir tercih. Epey geniş ve yeşil bir alana yayılmış. Klasik fast food ve sanayi tipi mutfakta sunulan sulu yemekler var. Bir de kocaman bir otağ var, içinde ne var bakmadık (hepimiz Osmanlıyız akımı). Bizim amacımız yemek değil zincirleri koparmak olduğundan o kısmıyla ilgilenmedik. Bahçesi çok bakımlı, özellikle bahar aylarında rengarenk. Hatta GüGü’yü çimenlerde emeklemesi için bıraktık. Karadaki tavşan ve ördeklerle oyaladık. Yol üzerindeki birçok tesise göre daha temiz buluyorum burayı.

Not etmeden geçemeyeceğim, Ankara-İstanbul yolundaki tüm marketleri kazık ve ürünlerini bayat buluyorum ve alışveriş yapmıyorum.

Bu postta da fotoğrafımız yok. Bir arkadaşımın hikayesini okuduktan sonra bu konuda daha dikkatli olmaya karar verdim!

 

Yorum bırakın »

Sevdiğim mola yerleri #1

Geçen Ağustos ayında yaptığımız Karadeniz seyahatimizde Samsun’da nerede mola versek diye düşünürken internette kısa bir aramayla Midilli Restoran‘ı bulduk. Burası Samsun- Çarşamba yolu üzerinde. Tesadüfen Cumartesi günü yoldaydık. Epey trafik vardı, açlığı tokluğu ona göre ayarlamak lazım.

Tam da çocukların arızaya bağladığı bir anda burası bizim için kurtarıcı oldu. Kocaman ve yemyeşil bir alan. Kendimize tam da çocuk parkının dibinde bir masa bulduk ve kurulduk. Daha çok pide ağırlıklı menüden siparişimizi verdikten sonra çocukları parka saldık. Zaten yolda yemek yedirmek gibi pek bir derdim yok. Hatta ne kadar hafif yerlerse yolda o kadar rahat ediyorlar. Ufak tefek atıştırsalar dahi yeterli oluyor.

Mama faslından sonra işin eğlenceli kısmı başladı. Arka bahçede birçok sebze-meyve ekili. Etrafı telle çevrili başka bir alanda koyunlar otluyor. Daha da geride minik bir midilli çocukları gezdiriyor. Tavşanlar, kediler, tavuklar, tavuskuşu, köpeklerle minik bir hayvanat bahçesi yapılmış.

Bizimkiler çok eğlendiler. Ama maalesef burada hiç koyabileceğim fotoğraf çekmemişiz. Web sitesiyle idare edeceksiniz artık.

 

Yorum bırakın »

Kendimi şanslı hissediyorum: Lucky Deer

Uzun yıllardır Ankara’da yaşayan iki insan olarak İstanbul’a her gidişimizde çok isteyip de göremediğimiz arkadaşlarımızla Bolu civarında buluşmak üzere sözleşiriz hep. Ama herkesin hayatı yoğun, ve bu tür organizasyonlar için fırsat yaratmak kolay değil. İşte şeytanın bacağını kırabildiğimiz bir buluşmayı Bolu-Mengen’deki Lucky Deer‘de yaptık. Bundan yaklaşık 1,5 yıl önce, yani 2011’in Mart ayında sevgilimin bir grup arkadaşıyla bu dağ evinde bir araya geldik. O zamanlar GüGü karnımda, EkLo ise yeni 3 yaşına girmiş.

Yaklaşık 5-6 çift olarak evi neredeyse kapattık. Mengen İstanbul’a göre Ankara’ya daha yakın olduğundan yol konusunda biz karlı çıktık. Otobandan çıktıktan sonra bir saat kadar daha yol aldık. Islak bir havada seyahat etmemize rağmen sorun yaşamadık ama yine de arabada çekme halatı, zincir bulundurmak faydalı olurmuş her ihtimale karşı, özellikle arabanız 4 çeker değilse.

Lucky Deer tam anlamıyla “in the middle of nowhere”. En yakın bakkal ya da ihtiyaç satışı yapılan yer hakkında hiç bir fikrim yok. Hafta sonu için gittiğimizden tüm ihtiyaçları yanımda götürmüştüm, bilmeme gerek kalmadı. Ama şimdiki aklım olsa öğrenirdim kesin.

Varır varmaz yemyeşil ağaçların, mis gibi toprağın kokusu hemen çarpıyor. Etraftaki çiftlik hayvanlarının mis! kokusu ve şirin gürültüleri çocukları şehirden uzaklaştırıp başka hayatlara götürüyor. Etrafta az sayıda ama çok çocuklu aileler, hepsi okuyor. Yanınızda onlara fazladan bir bebek ya da boya kalemi götürebilirsiniz. Biz kaldığımızda işletmecisiyle tanışamadık ama dağ evinde çalışan aile çoluk çocuk hiç durmadan faaliyet halinde.

Söylemeye gerek yok, mükellef ve keyifli sofralar için evin dışına çıkmayın, kaybolursunuz zaten. Yemek seçen çocuğunuz varsa yanınızda alternatif yiyecekler olsun yine de. Ya da çocuğu aç bırakın ne varsa onu yesin 🙂 Dilerseniz içeceklerinizi yanınızda götürün, garanti olsun. Şöminenin karşısına geçin ve saatlerce kalkmayın. Mayışın ve eriyin. Dışarı çıkın, dolaşın, çerçöp toplayın, geri dönün ve tekrar şöminenin karşısına geçin, çerçöpü çocuğunuzun önüne yayın, o oynasın.

Bu kısa kış tatilimizde en dikkat ettiğim şey, EkLo’nun yanıma aldığım kıyafetleri oldu. Deyim yerindeyse çocuğu lahana gibi giydirdim. Dağ evinin içi ve avlusu çok geniş olduğu için şöminenin sıcaklığı yeterli olmuyordu. Odalar epey soğuktu, hazırlıklı gitmek gerek.

Bolu’yu seviyorsanız, Bolu’yu kışın seviyorsanız ve dünyadan kopmak istiyorsanız Lucky Deer’a gidin, ama kalabalık gidin, kafa dinleyin ve yeni haftaya tüm sinirleriniz alınmış şekilde başlayın.

Yorum bırakın »

Hayvanat Bahçesi Değil, Doğal Yaşam Parkı

Farkında değilmişim ama geriye bakınca anlıyorum ki hayvanat bahçeleri epey ilgi alanıma giriyormuş. İstanbul-Gülhane’den başlayarak epey bir hayvanat bahçesi görmüşüm. Bunların arasında en bedbaht hayvanların yaşadığı Ankara HB beni hep üzmüştür. Dapdaracık yaşam alanlarında hayvanlar hayatta kalmaya çalışıyorlar. Gördüğüm iyi örnekler arasında ise sanırım Avrupa’nın en eski HB olan Berlin’deki ve sonrasında ise biz gittiğimizde büyük bir tadilatta olan Londra’dakiydi. Bunlara şimdi bir yenisi daha eklendi: İzmir Doğal Yaşam Parkı.

Foça tatilimizin bir gününü İzmir’e ayırmıştık. Sevgili nurturyan arkadaşlarımla Mavişehir’deki Taypark’ta güzel bir sabah geçirdikten sonra şehir trafiğine girmek istemediğimizden günün geri kalanını burada geçirmek istedik. Mavişehir’den çevre yolun üzerinden, İzmir için uzunca bir mesafe yol katettik. Yönlendirmeler çok iyi olmadığı için tembel işi navigasyonla yol aldık, ki İzmir bölgesinde navigasyon yönlendirmeleri de her zaman doğru olmuyor.

Bir İzmir cahili olarak gidince neyle karşılaşacağımızı bilmiyordum. Ama bir anda çorak topraklardan yemyeşil ve bol ağaçlı çayırlara girince içim açıldı. Koskocaman bir alan. Tüm hayvanlar doğal ortamlarında takılıyor. Çok iyi bakıldıkları, beslendikleri her hallerinden belli-hepsi semirmiş. Zürafalar ağaçlardan otlanıyor, maymunlar kocaman kafeslerde yeşillikleri çıtırdatıp fındık fıstıkları götürüyor. Biz göremedik ama büyüteç camlarla bakılan devasa alanda aslanları ve diğer kedigilleri inceleyebilir, üstü kapalı tropikal bölmede timsahlara, rengarenk kuşlara sadece bir adım yakınlığında durabilirsiniz. Mini zoo’da çocuklarınızın çiftlik hayvanlarıyla yakın temas kurmalarını sağlayabilirsiniz. Hep bir ağızdan meeleyen keçiler, gıt gıt gıdak tavuklar, fıtı fıtı tavşanlar çocuklarınızın elinden beslenmeyi bekliyor. Gitmeden önce web sitesini inceleyip kendinize önceden rota belirleyebilirsiniz.

Doğal yaşam parkı çocuk dostu olması açısından fena değil. Arada mola verebileceğiniz  çocuk parkları var, mola vermek için çok uygun. Ayrıca yayılabileceğiniz çayır çimen deniz derya. (Ara not: Çimenlerde dinlenirken yanımıza gelen güvenlik görevlisi etrafta koşturan sarı GüGü ile Almanca! konuşmaya başladı, koptuk. O kadar cana yakın bir görevliydi ki bizim oranın yabancısı olduğumuzu anlayınca akşam için kendi evine davet etti. Eğer herkese böyle cana yakınlık gösteriyorsa açıkçası eşinin yerinde olmak istemezdim). Devam edelim. Burada dolu dolu bir yarım gün geçirmek mümkün. Yürüme mesafeleri epey uzun olduğu için her denk gelinen tuvalete girip işlem yapılması iyi olur. Pusete oturan çocuğunuz varsa pusetsiz gitmek pek akıllıca değil. Biz  puseti bir önceki durağımızda unuttuğumuz için (evet, puseti unuttuk!) mecbur yürüterek, kucakta, omuzda idare etmeye çalıştık ama epey yorulduk. Özellikle yaz aylarında gidiyorsanız yanınıza bolca soğuk su almanızı tavsiye ederim. Aynısı ufak atıştırmalıklar için de geçerli, o açıdan pek zengin değil. Ama dondurma molası kesin iyi gelecektir.

Kısacası, sıradan bir hayvanat bahçesi değil de doğal habitat (terimi tamamen salladım)   görmek isterseniz mutlaka Sasalı’daki doğal yaşam parkını görün.

Yorum bırakın »

Foça’da huzur bulmak

Neredeyse beş yılda bir Foça’ya gidiyorum. İlki Youth for Habitat zamanlarımdaydı, kamplı toplantı şeklinde geçmişti. Çok önemli ve ciddi işler peşindeydik, bir ara anlatırım.

İkinci gidişimde EkLo’ya hamileydim. Annemle ikimiz gitmiştik. Ahlaklı davranmak adına adını burada vermek istemediğim berbat bir pansiyonda kalmıştık. Berbatlığının  başlıca sebebi işletmecisinin dünyanın en müşteri düşmanı pansiyoncu ödülüne sahip ya da güçlü bir adayı olmasıydı. Yine de, her gün başka bir koydan denize girerek, olmazsa olmaz tekne turunu yaparak güzel zaman geçirmiştik. Şimdi düşünüyorum da acaba neden kendimizi orada kalmaya devam etmeye mecbur tutmuşuz ki?

Sene oldu 2012. Aklımıza tekrar Foça’nın gelmesi  aslında halamdan kaynaklanıyor. Kendisi Çanak Koyu’nda  buradaki evlerin satışını yapıyor. Normalde evler kısa dönemli kiralanmıyor ama evsahiplerinden biri iyi niyetiyle evini bize kiraladı (umarım sonradan pişman olmamıştır). İşte biz burada çekirdek aile artı annem, halam ve babaannem ile iki ayrı evde keyifli bir 15 gün geçirdik.

Tatil nasıl ve nerede olursa olsun, çocuklar hasta olmadığı sürece, olup olmadığı hala tartışılan “büyüme atağı” geçirmelerini sağlıyor. Yani bir çocuğu tatil öncesi ve sonrasında gözlemleyince fark görmemek neredeyse imkansız, kaç yaşında olursa olsun. Konuşması, becerileri, davranışları mutlaka değişiyor. İşte bizim için de bu tatil EkLo’nun  paten kaymayı öğrenmesi (ve hatta devamında kolluksuz ve makarnasız yüzmeyi öğrenmesi), GüGü’nün yürümeden koşma aşamasına geçmesi için harika bir vesile oldu. Neden? Çünkü sürekli, onlar her istediğinde dışardaydık. Elimizde ağır paten ve koruyucu malzemeler torbasıyla her an hazır ve nazırdık. Eve dönünce özellikle GüGü her fırsatta bize ayakkabılarını getirip dışarı çıkmak için kıyameti kopararak  bunun acısını bizden gayet iyi çıkardıysa da onların isteklerini yerine getirdiğimiz için hiç pişman değiliz.

Yine de ilk ve tek çocuklu 1 yaş civarı ebeveynlere not: Çocuğun daha önce görmediği kalabalık bir ortama gidiyorsanız ayrılık kaygısı nedeniyle bebeğinizin size, özellikle de anneye yapışması muhtemel. İşte daha önce EkLo’da olduğu gibi oğlanda da başıma geldi bu. Ama kalabalık ortam ebeveynler için faydalı. Çocukla birçok kişi ilgileniyor ve anne-babaya küçük de olsa nefes alma alanı doğuyor. İşte bu nedenle bana bu imkanı sağlayan başta annem olmak üzere halam ve babaanneme çok teşekkür ediyorum.

Şirin ilçemiz Foça’mıza geri dönelim. Şehrin girişindeki salyangoz resimli “slow food” tabelası hoşuma gitti. Burada kumru haricinde fast food restoranı yok. Minik limandaki lokantalarda yemeğinizi yavaş yavaş, keyifle yiyebilirsiniz. Biz evlilik yıldönümümüz için Liman Restoran’ı seçtik. Fiyatlar kazık değil, ama yine de balığın kilo fiyatını sormakta yarar var. Yok ben hızlıca atıştırayım derseniz meydandaki Kumrucu Şevki gerçek kumru ekmeğiyle sizi buluşturuyor. İstanbul ve Ankara’da yediğim kumru adı altında satılan sandviçler beni hep hayal kırıklığına uğratmıştır.

Bu tür yerlerde çocukların bir şeyler yemesini garanti etmek için yanıma onların seveceği ev yemeklerini, daha garantici olmak istersem kavanoz meyve pürelerini alırım, özellikle de an itibarıyle 15 aylık olan GüGü için. Foça’da bu yöntem işime yaradı, çünkü restoranların menülerinin çocuk dostu olduğunu pek söyleyemeyeceğim. Meydandaki Filibe Köftecisi köftehor bebeler için kurtarıcı. Balık-ekmekçilerin kızartma balıklarından yedirmek istemedim açıkçası. Bizim kaldığımız evde küçük mutfak olması işimizi kolaylaştırdı. Sürekli dışarıda yemek ve yedirmek zorunda kalmayarak çocukların beslenmesini normal devam ettirmiş olduk. 3 yaş altı çocuklu tatil için apart tipi konaklama yerlerini tercih ediyoruz genelde.

Eğer bebeleriniz mamalarını güzel güzel yediyse onları meşhur Nazmi Usta Girit Sakızlı Dondurması ile ödüllendirin. En az 10 dakika sıra bekleyecek şekilde saatlerinizi ayarlayın.

Sahil kasabasına gidersem tekne turu olmadan yaşayamamcılardansanız, müziksiz ve gereksiz gürültüsüz Delphin’i tavisye ederim. Biz EkLo ile gidip miniği eğlenceli güruh ile bıraktık. Su kuşu EkLo her durakta yüzdü. Seyir sırasında sıkılınca çıkartma kitabıyla oyalandı. Denizi izledi, fok görmeye çalıştı, adaları cisimlere benzetti. Dört yaşındaki çocuk için ilginç bir tecrübe oldu.

Deniz için diğer gittiğimiz başka bir yer ise Foça’ya birkaç koy mesafedeki Bueno Beach’ti. Dinlendirici lounge parçalar çalan, herkesin kendi halinde takıldığı bir “biiç”. Azıcık tuzlu. Bir de dekorasyon için çok fazla kereste heba etmişler.

Bizimkilerin başına gelmedi de, hastalık mastalık durumlarında meydana 5 dakikalık yürüyüş mesafesinde Foça Devlet hastanesi var. Hizmet kalitesini bilemem de, sakin ve denize sıfır bir meslek icrası hedefleyen hekimler için mükemmel bir seçim.

Ulaşımı sorarsanız, bence toplu taşıma zayıf. Yüksek sezon olmasına rağmen Eski-Yeni Foça arası dolmuş seferleri oldukça seyrek. Haliyle dolmuşlar epey dolu geçiyor. En azından bizim bulunduğumuz Temmuz ayında böyleydi. Araba lazım yani.

Ha bir de Temmuz-Ağustos aylarında giderseniz Rock-A festivali var mı yok mu bir araştırın. Ben yalnız başıma gittim ve çok keyif aldım. Çok sayıda olmasa da alternatif ana-babaların çocukları ortalıkta koşup eğleniyordu.

Sonuç olarak, henüz el değmemiş ve uzunca bir süre değmeyeceğini umduğum Foça’ya gidin ve huzur bulun.

1 Yorum »